19 Şubat 2009 Perşembe

OSMANLI DEVLETİ’NDE SİSTEMİ MEŞRULAŞTIRMA ARAÇLARINA ELEŞTİREL BİR BAKIŞ


Tarihçilerin dünyası yok olmuş bir dünyadır…*

 

Meşrulaştırma kelimesini erken modern ve modern devletin kendi yaşam hakkını haklı göstermek ve bu hakkı garanti altına alıp ona dinamizm kazandırmak ya da devletin bizatihi yaptığı bazı eylemleri haklı göstermek için kullandığı vazgeçilmez bir yöntem olarak tanımlayabiliriz. Devlet bu yöntemi kullanırken her zaman belli başlı meşrulaştırma araçlarına başvurur. Devletin kendini meşrulaştırmak için kullandığı bu araçlar kendini sosyal yaşam, dini bazı ritüeller, mimari, hukuk ya da devletin kendi iç aygıtlarında gösterebilir. Ancak söz konusu tarih olunca ve söz konusu olan yok olmuş bir dünya olunca devletin kullandığı bu meşrulaştırma araçları biraz daha problemli hale gelmektedir. Çünkü tarihte ki olayları anlamak günümüzde ki olayları anlamak kadar basit değildir.

 Meşrulaştırma kelimesi modern tarihyazımında da çok sık kullanılan bir kavramdır. Bazı tarihçiler geçmiş olayları ele alırken meşrulaştırma kavramını bir model olarak almakta, tarihsel bazı olayları bu çerçeve içerisinde değerlendirmektedir. Ancak modelleme, doğası gereği tarihsel gerçekliğin basitleştirilmiş bir hali olduğundan ve bir dereceye kadar genelleme ifade ettiğinden bazı sorunsalları içerisinde barındırmaktadır. Bu sorun tarihyazımının en büyük sorunlarından biri olan objektiflik meselesidir. Modelleme de objektiflik sorunu kendini modele hangi unsurun dâhil edilip edilmeyeceği meselesinde gösterir. Modele hangi tarihsel gerçekliğin ilave edilip edilmeyeceği tarihçinin kişisel insiyatifinde olduğundan bazen dâhil edilen ya da model dışında bırakılan tarihsel unsurlar başvurulan modeli sorunlu hale getirebilir. Osmanlı tarihi üzerine çalışan dünyaca ünlü bazı tarihçiler[1] Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yıkılışına kadar her dönemde sistemi meşrulaştırmak için devlet tarafından bazı araçların kullanıldığını vurgulamışlardır. Sonuçta tarihsel bazı olgulara değinilirken meşrulaştırma kavramı da bir model olarak kullanılmaktadır.  Bu yazıda ki amacım, Osmanlı Devleti ve bazı padişahlar tarafından tarihte yapılan bazı eylemleri meşrulaştırma modeli içine sokan tarihçilere küçük bir eleştiri getirmektir. Fakat amacım kesinlikle Osmanlı sistemini romantik bir biçimde yâd etmek değil sadece bazı tarihsel olguları insan eylemlerini anlama metodu çerçevesinde değerlendirmek ve bazı sorunları dile getirmektir.

Osmanlı Devleti’nin sistemi meşrulaştırma adına kuruluş döneminden yıkılışa kadar kullandığı en önemli aracın din olduğunu, doğrudan ya da dolaylı olarak, birçok tarih kitabında görüyoruz. Tabiri caizse, ders kitabı olarak okutulan birçok kitapta[2] din meşrulaştırmanın dinamik motoru olarak karşımıza çıkmaktadır ve dönemden döneme bazı farklı formlara doğru dönüşmüştür. Din olgusu özellikle halifeliğin 1517 yılında Osmanlı Devletine geçmesinden sonra yepyeni bir boyut kazanmış ve çok daha kurumsal bir hal almıştır. Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde ki meşrulaştırma araçları ‘’gazi teorisi’’[3] etrafında şekillenmiştir. Bu teoriye göre Osmanlı padişahları kuruluş döneminde Bizans’a karşı 14. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar yaptıkları savaşlarda cihat söylemini kullanıp halkı savaş için mobilize etti ancak pratikte ki amaçları dini değil siyasiydi. Çünkü, padişahlar dini retoriğe başvurup aynı zamanda dine aykırı işlerde yapmışlardı. Örneğin, aynı yüzyıllar içinde Osmanlı Devleti Anadolu’da ki diğer beyliklerle sürekli savaşmış ve topraklarını ele geçirmişlerdir. Dolayısıyla, padişahlar bir yandan kendilerini ‘’gazi’’ olarak tanımlamakta ve Bizans’a karşı toprak kazanımlarını meşrulaştırmakta aynı zamanda kendilerini meşrulaştırmaktadırlar.[4] Öte yandan aynı padişah Müslüman beyliklere karşı savaşa girişmiş ve Müslüman kanı dökmüştür hem dini kurumlardan fetva alarak hem de orduya Hıristiyan askerler katarak!!! (Yıldırım’ın Karaman Seferi). Gazi teorisinin eleştirisi sadece padişahların bu gaza anlayışına karşı değil aynı zamanda orduyu oluşturan unsurlara karşıdır. Teoriye göre ordunun bütününü saf dini inançlara bağlı gönüllü akıncılar olarak görmek yanlıştır. Bunların çoğu göçebe yaşam tarzına bağlı, bazı şaman inançlara sahip heterodoks inançlara sahip kişilerdir ve öncelikleri din uğruna gaza değil ganimettir[5](Tımarların sadece müslümanlara değil Hıristiyanlara da verildiğini unutmamak gerekir).Ayrıca ordunun içinde yeni Müslüman olmuş bir komutan grubu bulunmaktadır(Evrenos Bey gibi) ve bunların dini bağlılıkları da sorgulanmalıdır.

Bu teori resmi lise tarih kitapları haricinde akademik ortamda en çok kabul edilen görüştür. Yazının başında amacımın Osmanlı Devleti’ni korumak olmadığını söylemiştim. Gerçekten de devletin Hıristiyan Bizans’ın yanında Müslüman beyliklere karşı savaşması devletin ‘’gaza’’ temellerine aykırıdır ve fetva kuvveti beyliklere karşı savaşı meşrulaştırıcı bir rol oynamıştır. Burada hikmet-i hükümet ilkesinin geçerli olduğunu kabul edebiliriz. Ancak benim bu noktada ki eleştirim devletin heterodoks ordu düzeni üzerine olacak. Benim kanımca tarihçi üstatlarımız orduda ki askerleri Ortodoks dini inançlara değil de(burada kasıt Sünni akidedir) heterodoks dini inançlara bağlı kimseler olarak göstermeleri Selçuklu Devletini göz ardı etmelerinden kaynaklanmaktadır. Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan hemen önce Anadolu topraklarında bir İslam Devleti hüküm sürmüş ve bu devlet Haçlı Seferlerini görmüş ve insanlar bir din savaşı yaşamıştır.  Ayrıca, yine Anadolu da sağlam bir tarikat örgütlenmesi bulunduğunu unutmamak gerekir(bu şartların modern dünyadan yüzyıllar önce var olduğunu düşünürsek toplumsal yapıya bakışımız biraz farklılaşır).Bu tarikat geleneğinin en bariz örneği Mevlana Celalettin Rumi ve Yunus Emre’dir. Burada amacım akıncıları homojen bir yapı olarak göstermek kesinlikle değil, gerçekten de ordu içinde heterodoks inançlara bağlı kimseler olabilir ancak bunların varlığını genelleştirip yapılan savaşları sadece ganimete indirgemek tarihsel arka planı görmemizi engelleyebilir.

Meşrulaştırma araçlarından bir diğeri Yavuz Sultan Selim’in 1517’de Mısır’ı fethettikten sonra halifeliği Osmanlı padişahlarına geçirmesi ve kutsal emanetleri İstanbul’a getirmesidir. Buna göre, halifeliğin Osmanlı Devleti’ne geçmesi ve kutsal emanetlerin Topkapı Sarayı’na taşınması devlete bambaşka bir meşruluk kazandırmış ve politik hareket alanı sağlamıştır. Bu meşruluk Sünni İslam’dır(Kanuni Sultan Süleyman’ın Sünniliğin hamiliğini üstlenmesi ve Safevi Seferleri).Bundan sonra imparatorlukta ki İslami havanın ağırlaştığı öne sürülür. Örneğin, bazı tarihçilere göre II. Selim’in 1566 yılında tahta cülusunda Eyüp Sultan Türbesini ziyarete gitmesi padişahlara yepyeni bir meşruiyet sağlamış ve Ebu Eyyub El Ensari vasıtasıyla Hazret-i Peygamberle aralarında yepyeni bir bağ olarak yorumlanmıştır[6]. Bu merasime 1617’de I.Mustafa ile kılıç kuşanma da eklenmiştir. Bu tarihten sonra devletin yıkılışına kadar bütün padişahlar tahta cüluslarının ardından Eyüp Sultan Türbesini ziyaret etmişler ve kılıç kuşanmışlardır.

Osmanlı Devleti’nin sistemi meşrulaştırma araçları bu cülus merasimleriyle kalmamış buna yine bir dizi dini temelli meşrulaştırma araçları eklenmiştir. Mesela, padişahların Cuma selamlığı merasimi onları halk gözünde meşrulaştırıcı bir araç gibi değerlendirilmiştir. Padişahların fakir çocukları sünnet ettirmeleri, İstanbul da inşa ettirilen selâtin camiler ve diğer dini yapılar-çeşme, türbe, tekke vs.- hepsi sistemi ve padişahı meşrulaştırıcı araçlar gibi görülmüşlerdir.  Devletin sosyal yaşama ve mimariye bu doğrudan müdahalesi sadece meşrulaştırma çabası olabilir mi? Yaptırılan camiler, kamu binaları ve hayratlar sadece sistemi meşrulaştırmak için mi yapıldı yoksa farklı bir niyet var mıydı? Devleti meşrulaştırma araçları içine bu kadar geniş yelpazede unsuru eklemek bir problematik değil mi?

Bu soruların cevabını vermeye çalışmak bizi tarihin özüne yaklaştıracak mahiyettedir. Tarih’in en önemli meselesi insan eylemlerini anlamaktır. İnsan eylemlerinin en önemli unsuru ise niyettir. Yani o kimsenin tarihte ki eylemi yaparken(biz buna İngilizce history-as-event diyoruz) neyi hedeflediği tarihçiler için çok önemlidir. Ayrıca, retrospektif bakış açısı-bugünden geçmişe doğru tarihyazımı- ve hidsight’lar- tarihsel olayların sonuçlarını bilme- tarihçilerin tarih hakkında yorum kabiliyetini zorlaştıran unsurlardır. Bu bakımdan yukarı da saydığım meşrulaştırma araçlarını değerlendirirsek: Yavuz Sultan Selim kutsal emanetleri İstanbul’a getirirken amacı kendine meşruiyet sağlamak mıydı yoksa inandığı dinin değerlerine bir saygı ifadesi miydi? II. Selim 1566 yılında Eyüp türbesine giderken amacı Peygamberle arasında ki bağı gösterip meşruiyetini güçlendirmek miydi yoksa bambaşka bir amacı mı vardı? Mesela, saygı… Yine fakir çocukları sünnet ettirmek, cami, hayrat ve kamu binaları inşa ettirmek meşrulaştırma için araç olarak mı kullanıldı yoksa o tarihsel olaylar bambaşka niyetlerle mi yapıldı? Mesela, hayır hasenat… Burada ayrıca Osmanlı Devleti’nde inşa ettirilen selâtin camilerin ve bazı kamusal binaların sadece siyasi otorite olan padişahlar tarafından inşa ettirilmediğini, sarayın içerisinde ki hanımsultanların ve hanedan üyelerinin de yaptırdıklarını unutmamak gerekir.

Tarihte iki kere iki dört etmez.  Yani o dünya yok olduğundan kesin hükümler vermek zordur. Meşrulaştırma araçları modeli de içine dâhil edilen her unsurla problemli bir hale gelmektedir ve farklı bir tarih yazımına imkân vermektedir. Bence, meşrulaştırma araçlarını siyasi meseleleri sınırlamak akla daha yakındır, olayı mimari ve sosyal yaşamın bütün dallarına uzandırmak son derece problematiktir. Yine de, meşrulaştırma amacıyla dünyanın çeşitli yerlerinde kullanılan mimari ve sosyal araçlar olabileceğini kabul etmekle birlikte, tarihsel gerçekliği genelleyip her olayı modele kurban etmenin son derece yanlış olduğunu düşünüyorum… 

Osman Nuri

Aralık-İstanbul

 



*Metodoloji dersinde hocamız tarafından sık sık kullanılan bir cümle…

[1] Donald Quataert, Daniel Goffman, Colin İmber, Cemal Kafadar,Leslie Pierce bu tarihçilerden birkaçı

[2] Colin İmber Osmanlı İmparatorluğu 1300-1600, Donald Quataert Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, Daniel Goffman Osmanlı Dünyası ve Avrupa

[3] Bu teori yukarı da adı geçen tarihçiler tarafından benimsenmiştir.

[4] Colin İmber, Osmanlı İmparatorluğu 1300-1600

[5] Daniel Goffman

[6] Colin İmber, Osmanlı İmparatorluğu 1300-1600

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder